30 Ekim 2013 Çarşamba

“Yapıcı Diyalog” Yöntemiyle Eleştiri Atölyesi/Bülent Sezgin

18.Bursa Uluslararası Çocuk ve Gençlik Tiyatrosu festivali kapsamında 24 ve 25 Ekim tarihlerinde Bursa’daydım. Bugünkü yazımda festival programı kapsamında düzenlenen bir atölye çalışmasına dair izlenimleri yazmak istiyorum. İlk olarak atölye çalışması sırasında aldığım notları paylaşmak, daha sonra da kısa bir değerlendirme yapmak istiyorum.


Sadece festivale katılan tiyatro grubu ve gözlemcilere açık olan atölye çalışması, Danimarka Assitej örgütü üyelerinden oyuncu ve yönetmen Henrik Köhler ve kurumsal iletişim sorumlusu Peter Manscher tarafından yürütüldü. Doç. Dr Tülin Sağlam atölye çalışması sırasında katılımcılar ve yürütücüler arasındaki iletişimi sağlamak için hem çevirmenlik hem de moderatörlük yaptı. Üç saat süren atölye çalışmasının konusu “Yapıcı Diyalog Yöntemiyle Eleştiri” olarak adlandırılabilir. İngilizce’si ‘appreciative’ olan sözcük takdir etmek, kıymet bilmek, değer bilmek anlamlarında kullanılan bir sözcüktür.

Atölye yürütücüleri ‘appreciative thinking’ diye adlandırdıkları değerlendirme yöntemini, esasen Danimarka’da profesyonel tiyatro grupları arasında süren bir gelenek olduğunu belirttiler. Yapıcı diyalog yöntemiyle yapılan eleştiri ve değerlendirmenin aşamaları, atölye yürütücüleri tarafından şu şekilde aktarıldı. Atölye yürütücüleri ilk olarak yapıcı bir değerlendirme anlayışının ana ilkelerini sıraladılar.

1) Size rakip veya düşman olarak görebileceğiniz karşınızdaki insanın yapıcı katkılar sunabilecek kapasitede olduğuna inanmak
2) Öteki kişinin söylediği şeyin bir anlamı ve değeri olduğunu bilmek, size etkili gelen bir şeyin diğer kişi için bir anlamı olamayacağını da düşünmek
3) Sadece kendi fikirlerimizden yola çıkmamak
4) Sanatsal değerlendirmede “doğru” ya da “yanlış” cevaplar aramamak
Bu ilkelerden sonra, bir oyun değerlendirilmesi yapılırken “otantik ve açık uçlu sorular” sorulması gerektiğini ifade ettiler. Bu soruların özelikleri ise,
1) Zaten cevabı bilinen sorular sormak yerine
2) Kişinin izlediği bir gösteriye dair esasen kendi bireysel deneyiminden yola çıkması
3) Açık uçlu ve merak uyandıran sorular sorulması
4) “Lütfen detaylı bir şekilde ne yapmak istediğinizi açıklar mısınız?”, “Bunu demek isterken neyi kastetmek istedin?” tarzında karşı tarafı anlamaya dönük sorular sorulması

Atölye yürütücüleri her seyircinin, daha salona girdiği andan itibaren bir beklentisi olduğunu belirtti. Seyircinin oyunla ilgili görüşünün oluşmasında, yanında oturduğu seyircinin bile etkisi olduğunu söylediler. Oyunla ilgili beklentiler ve oyunu izledikten sonraki izlenimler arasındaki dinamik yapı, bir kişinin bir oyuna dair değerlendirme yapmasını sağlar. Bu noktada Henrik Köhler sağlıklı bir değerlendirme için, bir tiyatro gösterisini değerlendirirken 7 ana kriter olması gerektiğini vurguladı. Bu değerlendirme kriterleri:

1) Sanatsal kriter (oyunun estetik niteliği)
2) Metin (sözsüz bir oyun olsa bile gösterinin bütünü)
3) Sahneleme çözümleri (grubun sahneleme sürecinde bulguladığı araçlar)
4) Oyuncunun çalışması (oyuncunun performansı)
5) Seyirci ile ilişki (çocuk ve genç seyirci üzerinde oyunun etkisi)
6) Topluluğun becerileri ve niyetleri
7) Etik (topluluğun oyunla verdiği iletinin etik niteliği)

Atölye yürütücüleri bu kriterleri de sunduktan sonra, model olarak ortaya koydukları tartışma yöntemine dair bir uygulama yaptırdılar. Atölye katılan herkes 24 Ekim Cuma günü Bursa Adile Naşit Sahnesi’nde sergilenen Tiyatro Tem’in Böyle Devam Edemeyiz adlı gösterisini izlemişti. Model tartışma önerisi de, Tiyatro Tem’in Böyle Devam Edemeyiz adlı oyunu üzerine yapıldı. Tiyatro Tem’in bu öneriyi kabul etmesi ve gönüllü olması da oldukça önemliydi. Atölye yürütücüleri ilk olarak, sırasıyla şu uygulamaları yaptırdılar.

1) Herkes sabah izlediği oyun üzerine 1 dakika düşündü, kısa notlar aldı.
2) İkili gruplar oluşturuldu ve biri diğerine 5 dakika oyun hakkındaki bireysel izlenimlerini anlattı. Dinleyici olan kişi “otantik ve açık uçlu” sorular sorarak, anlatıcıyı yönlendirdi. Aynı şekilde diğer kişi de deneyimlerini 5 dakika diğerine anlattı.
3) Daha sonra topluluk ile konuşma aşamasına geçildi. 6’ar kişiden 3 farklı grup yapıldı ve her grup oyunu çıkaran grubun üyeleri ile değerlendirme kriterlerini dikkate alarak 30 dakika boyunca tartışma yaptı.
4) Son olarak da, Tiyatro Tem üyelerine “yapıcı diyalog” yöntemiyle yapılan değerlendirme sürecine dair “siz ne düşünüyorsunuz?” sorusu soruldu.
Atölye yürütücüleri dört tür soru sorucu tipi olduğunu vurguladı. Bunlar
a) Dedektif: Topluluğun üretimi hakkında sorgulayıcı yaklaşım
b) Antropolog: Performans hakkında oldukça spesifik ve detaylı sorular sorma ve araştırma yapma
c) Futurist: Performans hakkında daha çok geleceğe dair öneri ve fikirler ortaya koyma (Aslında şöyle yapabilirdiniz? sorusu gibi)
d) Kaptan: Gösterideki sorunları çözmeye yönelik analizler ve somut önerileri hayata geçirme (Evet yarınki eylem planımız ne? sorusu gibi)

Atölye çalışmasındaki Tiyatro Tem’in oyunu üzerinden yapılan uygulama aşaması bir hayli canlı ve verimli geçti. Gruplar atölye yürütücülerinin önerilerini anlamaya dikkat ederek, grup üyelerinden Ayşe Selen, Şehsuvar Aktaş ve Ayşe Bayramoğlu ile karşılıklı bir tartışma ortamı oluşturdu. İzlenen oyunun estetik kalite bakımından da başarılı bir örnek olması, tartışmanın verimli ilerlemesinde etkili oldu.

Atölye çalışmasına dair notlarımı paylaştıktan da sonra kendi izlenimlerimi yazmak istiyorum. Türkiye’de eleştiri kültürü konusunda bir tartışma geleneğine sahip olmadığımız için, bu atölye çalışmasının katılımcılar açısından yararlı olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de daha çok profesyoneller tarafından “ürün merkezli ve sonuç odaklı” yapılan fakat çok da altı doldurulamayan bir eleştiri geleneğimiz olduğu yadsınamaz.

Henrik Köhler ve Peter Manscher tarafından yapılan model önerisini, esasen karşı tarafı “anlamaya ve çözüm geliştirmeye dayalı” bir eleştiri anlayışı olarak değerlendirmek daha yerinde olacaktır. Eleştiriden kasıt grubun yaptıklarını analiz etmek ve olası çözüm önerileriyle (tabi eğer grup bu önerilere açıksa) grubu desteklemek olarak anlaşılıyor. Özelikle de “yapıcı diyalog” modelini, çocuk ve gençlik tiyatroları alanında işbirliği içinde olan grupların sıkça başvurduğu bir meslek dayanışması olarak okumak daha doğru olacaktır.

Atölye çalışması sırasında Prof. Dr Zehra İpşiroğlu da bu durumu bir eleştiri olarak getirdi aslında. Modelin eleştiriden ziyade profesyonel tiyatrocuların sorunlarını çözmeye dönük bir tür “coaching” yaklaşımı olduğunu vurguladı. “Coaching” yani koçluk faaliyeti, günümüzde eğitimden sanata iş dünyasında sıkça kullanılan ve neo-liberal politikalar ekseninde oluşan “birey veya grup odaklı” profesyonelce (ücret karşılığı) yapılan bir danışmanlık faaliyetidir. Zehra İpşiroğlu, “yapıcı diyalog” modelinin esasen “coaching” yaklaşımına daha yakın, eleştiriye daha uzak bir yerde durduğunu vurguladı. Ben de bu noktada Zehra İpşiroğlu’una katıldığımı belirtmek isterim.

Zaten yukarıda sayılan kriterlere bakıldığında ve uygulama aşamasındaki deneyimlerimi düşündüğümde, daha çok topluluğu anlamaya dönük doğru sorular sorma etkinliği yapıldığını düşünüyorum. “Yapıcı eleştiri” modelinin, yapıttan uzaklaşma, yapıta mesafe koyma gibi eleştirel aşamalara çok fazla izin vermeyen bir model önerisi olduğunu düşünüyorum. Zaten Henrik Köhler, bu yorum üzerine kendilerinin esasen “soru sorma üzerine yöntem” önerdiklerini belirten bir cevap verdi. Kişilerin gündelik hayatta ve sanat çalışmalarında agresif ve tepkisel tavırlar yerine, uzlaşmacı ve empati oluşturan tavırlardan daha çok hoşlandıklarını belirtti. Bunu açıklamak için, Peter Manchser ile küçük bir canlandırma yaptı. Arkadaşının ona ikram ettiği kekin kuru olmasını “açıklayıcı ve yargılayıcı” cümleler kullanarak doğaçladı. Karşı tarafı anlamak isteyen bir kişinin yargılayıcı tavırlardan uzak olmasının daha doğru olduğunu belirtti.

Atölye çalışmasına ortaya konan yaklaşımın “süreç merkezli bir eleştiri kültürüne” katkı sunduğunu ancak eleştiri aşamasına geçilmediği için (ikinci aşama) de eksik kaldığını düşünüyorum. Model birinci aşama açısından demokratik bir çerçeve sunmakta idi. Topluluğu anlama çabasının belirli kriterler üzerinden yapılmasını bu anlamda önemsiyorum. Türkiye’de ana akım eleştiri anlayışı, “yapıt merkezli” olduğu için “topluluğu anlama çabası” gerçekten önemli bir yerde duruyor. Eleştirmen “narsizminden” kurtulmak için karşı tarafı anlamak önemli bir başlangıç noktası. Ancak “eleştiri olmadan gelişme olmayacağı” için de biraz eksik kalan bir model ortaya çıkıyor.

Ayrıca bu tarz bir tartışma yapabilmek için grupların arasında belirli bir tartışma hukuku olması ve gönüllülük gerekiyor. Örneğin festivalin en iyi gösterilerinden birisi olan Tiyatro Tem’in gösterisinin seçilmesi bu anlamda olumlu oldu. Ancak bu noktada seyircinin çok da beğenmediği bir gösteri olsa ve “tartışmaya kapalı” bir grup olsa ne olacağını da düşündüm açıkçası.

Yazımı bitirirken tarihsel bir hatırlatma da yapmak istiyorum. Türkiye’deki ana akım eleştiri anlayışı dışında, amatör ve alternatif tiyatrolar bölgesinde yapıcı tartışmaların uzun yıllardır yapıldığını da unutmamak gerekir. En azından bir gelenek olarak üniversite gruplarının birbirini değerlendirmesi ve bunu birbirini anlamaya dönük bir şekilde yapması konusunda eğilim olduğu söylenebilir. Hatta gruplar arasında zaman zaman ihtilaflar oluşturan bu mesele ile ilgili İstanbul Alternatif Tiyatrolar Platformu arşivindeki Ömer Faruk Kurhan’ın İATP–Eleştiri Politikaları–Tercihler adlı yazısına bakılmasını öneririm.

Bu yıl 18’si yapılan Bursa Uluslararası Çocuk ve Gençlik Tiyatrosu festivalindeki, akşam tartışmaları da bu anlamda alana bir katkı niteliğinde. Bursa’da yapılan festival geleneğinde bu tartışmaların sürüyor olması, nitelikli bir çocuk ve gençlik tiyatrosu oluşmasına katkı sunmak için yapılıyor.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder